[Vatandaş Haberciliği]: Haberi okuyan mı, yapan mı?

Citizen-Journalism

Vatandaş haberciliği ve yeni medya iletişimi ile bireylerin haber alma ve verme dinamikleri kökten bir değişime uğruyor. Bu değişim sonucunda, haber alan ve veren arasındaki sınırlar; bu sınırlar ile beraber, haber okuyucusunun şimdiye kadar bulunduğu pasif hal de ortadan kalkıyor. Okuyucu, artık aktif hale geçiyor: Okuyucu, ister bu habere dahil olabilir, isterse haberin değişmesi için mücadele edebilir.

2014′ün ilk altı ayında, Türkiye’deki vatandaş haberciliği ortamının önemli unsurlarından biri olan @140journos ile birlikte yeni bir proje üzerinde çalıştık: Journos. Bu proje ile vatandaş haberciliğine yeni bir boyut kazandırarak, hem @140journos’u Twitter’a bağımlı bir haber kaynağı olmaktan çıkarmak hem de vatandaş haberciliğini yepyeni bir çerçeveye taşımayı amaçlamıştık. Haziran ayından itibaren, Yaratıcı Fikirler Enstitüsü, Journos’u geliştirme çalışmalarına kendileri devam ediyor.

Journos projesini oluşturma sürecinde, @140journos’un ve Türkiye’de vatandaş haberciliğinin gelişim hikayesini dinlediğimde, Türkiye’de vatandaş haberciliğinin gelişimi kafamda üç ana bölüme ayrıldı:

  • Veri üretimi: Gezi direnişinden önce, sadece birkaç vatandaş haberciliği oluşumu vardı. Vatandaş habercileri, ana medyanın giderek artan tarafgir ve sansürlü habercilik anlayışından ötürü, kendi haberlerini yapmaya başladılar. @140journos ekibi, doğrudan kendileri eylemlere, davalara, toplumsal olaylara katılarak yerinden, gerçek zamanlı ve tarafsız haber verisi üretmeye başladılar. Bu durum Gezi Parkı direnişinin patlak vermesine kadar sürdü.
  • Doğrulama ve küratörlük: Gezi direnişinin başlamasıyla beraber, sokaktaki herkes birer vatandaş habercisine dönüştü ve kısa zamanda çok yoğun veri üretimi yapılmaya başlandı. Bu süre zarfında, yüzlerce dezenformasyon ve yanlış haber de yayıldı. Portakal gazları mı atılmadı, yıllar öncesinin fotoğrafları, alakasız bilgiler, infial yaratmak, sokaktaki insanları yanlış yönlendirmek, toplumu korkutmak vb. nedenlerden ötürü vatandaş haber verilerinin arasına karışmaya başladı. Bu süreçte, daha önceden iletişime başlamış vatandaş haberciliği oluşumlarına düşen görev, doğrulama ve düzenleme (küratörlük) oldu. İnternette bulunan ücretsiz ve şeffaf platformları kullanarak veya doğrudan haber verisinin kaynağına ulaşarak verilerin doğruluğunu kontrol ettikten sonra, verileri düzenleyerek yayınlamaya başladılar. Gezi’den sonraki bir yıl, vatandaş haberciliği platformları arttı ve çeşitlendi. Profesyonel vatandaş haberciliği ağları oluşturulmaya başlandı.
  • Bağlamsallaştırma ve deneyim: İşte, bu üçüncü adım vatandaş haberciliğinin doğrulanmış ve düzenlenmiş haber verilerinin yaygınlaşmaya başlamasıyla ortaya çıkan bir ihtiyaç (ve Journos projesi bu ihtiyaca yönelik olarak geliştiriliyor). Düzenli ve doğrulanmış içerik yığınlarının arasında kalan okuyucu, bu dağınıklık içinde, etrafındaki bunca veriye nasıl anlam vereceğini bocalamaya başladı. Dolayısıyla, bu yeni ihtiyaç vatandaş haberciliğinin bağlamsallaştırılması ve deneyim oluşturulması gereğini doğurdu. Böylece, vatandaş habercilerinin yayınladığı doğrulanmış ve düzenlenmiş içerikler rahatlıkla anlamlandırılabilecek ve deneyime dönüştürülebilecek bir çerçeveye taşınması gerekiyor.

Gezi döneminde New York’taydım. O süreçte, uzakta olduğum için sokaktaki arkadaşlarımın, dostlarımın ve sevdiklerimin güvende olabilmesi için ne yapabileceğimi düşünürken, doğrulanmış verilerin harita üzerinde bağlamsallaştırılması ve bir araya getirilen bu bilgilerin kapalı devre sistem üzerinden ihtiyacı olanlarla paylaşılması fikrini geliştirdik. Bu haritalama sisteminin, daha önce Haiti depremi ve Japonya depreminde kullanılan haritaların içinde bulunduğu durumdan iki farkı vardı: 1. Herkesin aynı tarafta olduğu (doğal afetler) bir durum değildi; yani, dezenformasyonun temizlenmesi lazımdı. 2. Açık sistem olamazdı, taraflardan birisinin bilgileri görmemesi için kapalı devre olması gerekiyordu. Ushahidi‘deki arkadaşlarımdan öğrendiğim Crowdmap altyapısını kullanarak, İgal Nassima ile birlikte bir haritalama yöntemi üzerine çalıştık. Daha sonraki dönemde, bu haritalama yönteminin vatandaş haberciliği için de kullanılabileceğini fark ettim (ve bunu daha önce nasıl düşünemediğime hayret ettim).

Bu amaçla, vatandaş habercilerinin paylaştığı, @140journos’un doğrulayıp düzenlediği haber verilerini bir Türkiye haritası üzerinde gerçek zamanlı ve interaktif biçimde bağlamsallaştırılması üzerine, @140journos ekibiyle beraber, çalışmaya başladık. Ayrıca, vatandaş haberciliği olgusunu daha kapsamlı bir deneyime dönüştürecek bir de uygulama altyapısı ile bu çerçevenin tamamlanması hedeflendi. Çalışmalar, şu anda Yaratıcı Fikifler Enstitüsü tarafından geliştirilmeye devam ediliyor.

Türkiye’de vatandaş haberciliğinin geçtiği bu üç aşamayı anlatmamın nedeni, vatandaş habercisi ve vatandaş haberi okuyucusu arasındaki farkın ortadan kalkmaya başlamasından söz etmek içindi. Bir diğer konu, bağlamsallaştırma ve deneyim kavramlarının, anlatıcılık ve topluluk oluşturma çalışmaları için önümüzdeki dönemde ne kadar önemli olacağını ve nasıl karşımıza çıkacağını vurgulamak.

citizen-journalism-2

Daha önce, imza kampanyalarına katılımın ve online aktivizmin fiziksel eylemi yok etmediğini ve insanları pasifleştirmediğini açıklamaya çalıştığım zaman da söylediğim gibi, vatandaş haberciliğinin gelişimi ve deneyimin artırılmasının, vatandaş haberciliği okuyucularının aktif vatandaşlara dönüşümünde önemli etkisi var. Çünkü, birincisi, haber okuyucusu (yine imza kampanyaları ve online aktivizm gibi) bu haberleri takip etmeye başlayarak çevresinde meydana gelen ve belki de geleneksel haber kaynaklarında göremeyeceği haberlerin, doğrudan kendi içinde bulunduğu bir ortamda gerçekleştiğini öğreniyor.

Bu sayede, kişinin haber ile arasındaki gerçeklik bağı kuvvetleniyor. Gazete okuyucusu ve televizyon izleyicisi, izlediği/okuduğu haberleri sanki başka bir dünyada gerçekleşiyormuş da hiçbir zaman kendi başına gelmeyecekmiş gibi takip eder. Dolayısıyla, haberde geçen konu ile bırakın empati kurmayı, gerçeklik algısında bile tam yer etmiyor.

İkincisi, geleneksel medyanın yapısı gereği geçmişte olan olayları sunması, okuyucuyu/izleyiciyi pasif haber alıcısı konumuna koyuyordu. Yeni medya iletişimi, diğer tüm alanlarda olduğu gibi, bireylere, vatandaşlara ses çıkarabilecekleri bir araç verdi. Dolayısıyla, vatandaş haberciliğinin gerçek zamanlı iletişim ekseninde gerçekleşmesi ve bu verilerin hızla yayılması, haber alan kişileri pasif olmaktan çıkarıp, şu anda ve yakında olan olaylar hakkında daha aktif hale getirdi.

Haberi alan kişi, haberin gerçekleştiği yere giderek vatandaş haberciliğinin bir parçası olabilir ve içerik üreterek konunun daha fazla insan tarafından görülmesini sağlayabilir, haberin doğruluğunun ispat edilmesi için emek verebilir. Bunlar dışında, haberi alan başka bir kişi de haberin gerçekleştiği yere gidip o haberi oluşturan olaya dahil olabilir veya o durumu değiştirmek için çaba sarf edebilir… Yani, aktif hale gelen kişi haberin bir parçası olabilir. Böylelikle, vatandaş haberciliği sayesinde vatandaşlar artık, geleneksel medyanın geçmiş haberleri sunmasının yarattığı atalet duygusundan kurtularak, şu anda olan olaylar hakkında haber alabiliyorlar. Bu da, haber alan kişiye o habere şahit olma veya müdahil olma imkanı veriyor.

Üçüncüsü, vatandaş haberciliği ve online aktivizmin gelişmesi ile toplum tarafından, toplum hakkında ve toplum için–her türlü sansür, müdahale ve baskıdan sıyrılabilecek–dev bir iletişim ağı (network) oluşturuluyor. Bu network, tıpkı bir canlı organizma gibi kendi içinde, ancak bağlamsallaştırıldığı ve verilerin bütünsel olarak analiz edilebildiği takdirde anlamlandırılabilen, (mecaz yerindeyse) milyonlarca damar, akyuvar, alyuvar, trombosit ve bunlar gibi türlü etmenlerden oluşuyor.

expell-journalistsSonuç olarak, Türkiye’de vatandaş haberciliğinin gelişimi ve şu ana kadar geçirdiği üç evreyi, oluşmakta olan bu inanılmaz değişimin ilk adımları olarak görebiliriz. Bu adımlar ve diğer alanlardaki gelişmeleri bir arada düşündüğümüz zaman, toplumun, yeni medya üzerinden, her geçen gün, kendi hayatları, çevrelerindeki olaylar ve üzerinde yaşadıkları dünya hakkında verilen kararlara daha fazla dahil olmak istediğini görüyoruz. Ülkelerin ve şehirlerin yönetiminde karar aşamalarına katılım gösterme bilincinin ve çabasının tüm dünyada yükselişte olduğunu (daha bu haftaki #Ferguson olaylarına da bakarak) söylemek mümkün. Buna katılımcı demokrasi bilinci diyebiliriz. Bu bilinç nedeniyle, küresel olarak ve benzer dinamiklerle toplumsal hareketlilikler yaşandığını gözlemliyoruz.

Bu gelişmeler, tüm dünyadaki, temsili demokrasiyle yönetilen devletlerin neden bu kadar rahatsız, huzursuz ve baskıcı oldukları konusunda bir ipucu veriyor. Daha önce, Heinrich Böll Enstitüsü’nün Perspectives dergisinde de yazdığım üzere, internet iletişimini kontrol etmeye çalışan veya sansürleyen ülkelerin, yükselen bu katılımcı demokrasi bilinci ile mücadele etmeye çalıştığını düşünüyorum. Çünkü, temsili demokrasi ile yönetilen devletlerin işleyişindeki dinamikler, vatandaşların yönetimin verdiği kararlara katılım göstermesiyle yönetimin planladığı şekilde işlemesini engelleyebilir.

Kısaca söylemek gerekirse, vatandaş haberciliği ve online aktivizm gibi dinamikler, pasif konumda olmasına alışılmış vatandaşları, aktif vatandaşlara dönüşmek üzere harekete geçiriyor. Bu hareketin yarattığı ivme ile vatandaşlar, yönetimlerin karar aşamalarına daha fazla katılım gösterme bilinci geliştiriyor. Bu bilincin yarattığı katılımcı hareket sonucunda, Gezi direnişi gibi, (sözde) temsili demokrasi ile yönetilen devletlerin kendi konjonktürlerine göre verdikleri kararlar ile kamuoyu düşüncesi uyuşmadığı zaman, kamuoyuna bu kararları (kamuoyu baskısı ile) bozma imkanı veriyor. Dolayısıyla, temsili demokrasinin dinamiklerini işlemez hale getiriyor ve katılımcı demokrasiyi fiilen devreye sokuyor. İşte bu, (ABD de dahil olmak üzere) temsili demokrasiyle yönetilen devletlerin en büyük (yeni) korkusu.

Benzer şekilde, Başbakan (artık Cumhurbaşkanı) Tayyip Erdoğan’ın da en büyük korkusu, karar vermeye muktedir tek merci olamamak; dolayısıyla, yeni medyayı “toplumun baş belası” ilan etmesi gayet normal karşılanmalı.

[TÜSEV Blog]: Toplumsal değişim ve anlatıcılık

storytelling

Toplumsal değişim için anlatacağın hikaye samimi olmalı.

Eskiden farklı rollere bürünür, tanıştığım insanlara kendimi farklı isimlerle ve farklı karakterle tanıtırdım. Ben anlattıkça, ağzımdan çıkan olaylar, kişiler, anılar birer birer gözümün önünde canlanmaya başlardı… Anlattıkça hikaye gözümün önünde gerçek olur ve kendim bile inanmaya başlardım.

Yazar olmak istiyordum, doğaçlama nasıl hikayeler yaratabildiğimi görmek için alıştırmalardı bunlar. Bazen dinleyicilerime gerçek ismimi ve kim olduğumu söylediğimde verdikleri—şiddetli—tepkiden ne kadar başarılı olduğumu ölçebiliyordum. Bazen, bu hikayelere arkadaşlarım da dahil olurdu. Onlar da sanki kendileri o hikayenin parçasıymış gibi anılar ekler: “Hatırlıyor musun, bir keresinde de şöyle olmuştu…” diyerek hikayenin bir parçası olurdu.

İşte, bir hikayenin en etkili olduğu zaman, ona inanan ve onu anlatanların sayısının çoğaldığı andır. Toplumsal değişim de ancak onun gerçekleşebileceğine inananların çoğalmasıyla mümkün olabilir. Yani, aslında şöyle söyleyebiliriz: Toplumsal değişim bir hikayedir, doğru anlatılmayı ve sürekli daha çok anlatılmayı bekleyen.

Bu açıdan baktığınızda, sivil toplum ve toplumsal değişim için iletişim, bambaşka bir çehre kazanıyor. Çünkü toplumsal değişim, basmakalıp basın bültenleriyle, jargonla boyanmış çağrı metinleriyle ve sabit bir düşünce çerçevesine hapsedilmiş iletişim alışkanlıklarıyla gerçekleşemez. Gerçekleştirmeyi başarmış olan varsa, öne çıksın…

Toplumsal değişim bir hikayedir. İnsanlar, ne kadar çok o hikayenin bir parçası, bir aktörü olabilirlerse, o değişim ancak o kadar mümkün olur. Dolayısıyla, bu anlamda iletişim haber veren, duyuran, buyuran bir yaklaşımdan çıkıp davet eden, dahil eden ve imkan veren bir çehreye bürünmeli.

Sivil toplumun, bu çehrede bir iletişim kurabilmesini sağlayan en önemli iletişim alanı da online, yani yeni medya mecraları. Çünkü—artık herkesin ezberlediği tanımla—geleneksel medya, tek yönlü sadece haber veren-haber alan ilişkisi kurulabilen kısıtlı bir iletişim alanı. Yeni medya ise, karşılıklı iletişimin kurulabildiği bir alan. Yeni medya sayesinde, iletişim üç yeni önemli etmen kazanıyor: diyalog, etkileşim, deneyim. Bu üç etmen sayesinde, anlatıcılık becerimiz ve bu becerinin yarattığı etki geleneksel yöntemlerden kat kat büyük oluyor.

Dünya değişiyor ve değişen bu dünyada, yeni medya araçları bize yeni anlatı teknikleri sunuyor. Fakat bu teknikler, ancak insanları da dahil ettiğiniz takdirde sürdürülebilir hale gelir. Bu da en başında söylediğimiz “hikayenin bir parçası olmak” kavramıyla birebir örtüşüyor.

Bununla ilgili olarak, yeni medya alanının en önemli özelliklerinden birisi: İnsanlar bir hikayenin parçası olduklarında bu hikaye sürdürülebilir hale gelir. Hikaye sürdükçe, insanların hikaye içindeki rolleri büyür. Önceleri, sadece “beğenen” ve “paylaşan” kişiler iken, daha sonra etkinliklere bizzat katılmaya başlar, daha sonra gönüllü olur ve hatta artık kendi kazancından pay ayırıp bağışta bulunmaya başlarlar.

Bu konuda, Georgetown Üniversitesi ve Ogilvy Mather Worldwide PR ajansının birlikte yürüttükleri, Kasım 2010 tarihli “The Dynamics of Cause Engagement” (Mücadele Alanı Katılımının Dinamikleri) araştırmasında bunu destekler nitelikte bulgular var.

Bu araştırma sonuçlarına göre, bir mücadele alanı ile geleneksel medya kanalları aracılığı ile katılım gösterenlere kıyasla yeni medya kanalları aracılığıyla katılım gösterenler,

  • İki kat fazla, gönüllü olarak zamanını vermeye;
  • İki kat fazla, yürüyüş ve etkinliklere katılmaya;
  • İki kattan daha fazla, mücadele alanını destekleyen markalardan ürün ve hizmet satın almaya;
  • Üç kat daha fazla, mücadele alanı için başkalarının bağışta bulunması için çaba sarf etmeye;
  • Dört kattan daha fazla, başkalarının bir kampanyayı imzalaması veya siyasi temsilcileriyle iletişime geçmeleri için cesaretlendirmeye; yatkın oluyorlar.

storytelling 1

Change.org Türkiye’nin Kampanya Uzmanı olarak çalıştığım dönemde kazandığım tecrübe sayesinde, sivil toplum ve toplumsal değişim için bir topluluk oluşturma ve yönetimi için toplu eposta iletişiminin ne kadar etkin ve samimi olduğunu öğrendim. Daha önceki, tecrübelerimde yeni medyadaki sosyal platformlar üzerine yoğunlaşıyordum ama şu anda birinci önceliğim eposta iletişimi olur. Türkiye’de bu konuda en etkin ve başarılı çalışan iki kurum Change.org ve Greenpeace. Diğerleri şu an için okunmayan ve doğrudan çöpe gönderilen, “basın bülteni” ayarında bültenlerle iletişim kurmaya çalışıyor. Sonuçları siz biliyorsunuz zaten.

Bu anlamda, etkili anlatıcılık teknikleri, temsil edilen kurumu, mücadele alanını veya düşünceyi temsil edecek bir kişilik, üslup ve ses tonunu iletişime yansıtabilmek çok önemli. Eğer dil çok resmi veya kişiliksiz ise, anlattığınız şey kendi hikayeniz olmaktan çıkar ve bir dilekçeye, bir tutanağa dönüşür. Ve hiç kimse, eğer mecbur değilse, bir tutanak okumak istemez.

Bunun dışında, çoğu zaman sivil toplum kuruluşları parçası oldukları düşünce ve alan dolayısıyla o alanın terminolojisi veya jargonuyla konuşurlar. Bu da o konuya hakim veya dahil olmayan kişilerin konuya dahil olmasını engeller. Hatta, yabancılaştırır, uzaklaştırır… Toplumsal değişimin amacı, daha çok kişiyi davet ve dahil etmek ise, daha çok insanın anlayabilmesi için sade, jargondan arınmış ve insanların empati kurabileceği bir anlatı üslubu benimsenmeli.

Aynı şekilde, mecralar belirlenirken de o düşünce, mücadele alanı için uygun olan bir alan belirlenmeli. İletişim kuracağınız mecra, ne kadar popüler olursa olsun, hitap etmek istediğiniz kitleyi barındırmıyorsa, hikayenizi o mecrada anlatmaya çalışmak, mektubunuzu bir şişeye koyup denize atmaktan daha çok emek gerektiren, fakat benzer bir etki yapacak fuzuli bir çaba olmaktan öteye gitmez. Ama ya olur da birisi görürse, belki o zaman hayatımız kurtulur…

Bu bağlamda düşünürsek, yeni medya ve anlatıcılık becerileri sivil toplumun bugüne kadar eline geçen en büyük nimet—eğer etkin kullanmayı bilirsek. Bunun için de, hikayemizi ne kadar kişiselleştirebildiğimiz, empati kurulabilmesi için ne kadar samimileştirebildiğimiz, en doğru ve en etkili şekilde hangi mecralarda, nasıl bir üslupla sunduğumuz, anlatıcılığa nasıl bir kişilik kattığımız ve insanların kendisini dahil edebilmesi için ne kadar etkileşime imkan verdiğimiz, uğruna emek verdiğimiz değişimin gerçekleşmesini sağlayabilecek etmenler.

Onun dışında, binlerce basın bülteni, yüzlerce slogan, onlarca internet sitesi yapmak sahip olduğunuz kısıtlı bütçeyi ıssız adalarda çarçur etmekten farksız olur. Önemli olan, inandığınız şey ve onun gerçekleşmesi için kime, nerede, nasıl anlattığınızdır. Hikayelerinizi farklı bağlamlarda, o bağlamın şartlarına göre anlatmaktır. Sonrasında zaten davanıza insanlar eklendikçe, farklı bağlamlar birleştikçe, hikaye kendiliğinden güçlenerek büyür ve sonunda gerçek olur.

Dünyanın en önemli toplumsal değişim hikayelerinden birisi olan 1984’ün yazarı George Orwell de böyle söylüyor: “Sade bir dilin en büyük düşmanı samimiyetsizliktir.

Belki biraz klişe olacak ama üç-dört sene önce izlediğim şu video, konumuzu güzel özetliyor: Aynı şeyi anlattım, ama farklı kelimelerle.

degisimicinbagis.org

1 / 19212345...1020...Last »