#StreetArt: sokaklardan müzeye sızan sokak sanatı

via thestreetartcurator.com

via thestreetartcurator.com

Girizgah: Aşağıdaki yazıyı bundan çok uzun zaman önce yazdım (05.20.2010). Banksy’nin New York sokaklarında temaşa etmeye başladığı şu günlerde tekrar denk geldim ve arşivde tozlanacağına internette yıllansın diyerek yayınlamaya karar verdim. Hatasıyla, sevabıyla aşağıya koyuyorum.

Bir yandan da GriZine‘in önderliğinde devam eden ve şu ana kadar 6500’den fazla fotoğrafın eklendiği #StreetArtistanbul (kolektif biçimde ilerleyen İstanbul’daki sokak sanatını arşivleme) hareketini de hatırlatarak oraya mutlaka bakmanızı öneririm. Bu yazıyı yazdığımdan beri Türkiye’de–özellikle İstanbul’da–sokak sanatı çok gelişti. Birçok sanatçı ortaya çıktı, Sokak Sanatı Festivali Tarlabaşı’nda “kentsel dönüşüm” (Renovation Tarlabaşı)ekseninde bile yapıldı ve gurur verici şeyler ortaya çıktı. Gezi Parkı direnişinde sokak sanatı ve duvar yazılarının direnişin ve mizahi başkaldırı ile otoritenin nasıl sarsılabileceğini göstererek tüm dünyaya ilham kaynağı oldu. 

Son olarak da, bu sene düzenlenen 13. İstanbul Bienali‘nin sanatı tekrar kamusal alana taşıma iddiasını Gezi Parkı olaylarından sonra tekrar özel/kapalı alanlara çekmesi bu yazıyı aklıma getiren bir başka durum. Bu konu hakkında e-skop’ta okuduğum “Anne Ben Hıyar mıyım?” başlıklı makalenin ekseninde aşağıdaki yazıyı tekrar düşününce, sokak sanatının ezber bozan bir akım olduğu kadar, sanatın yeni çerçevesini belirleyen bir unsur olduğunu da düşünebiliriz.

Tüm bunların şerefine yazıyı tekrar peydah ediyorum:

Sokak sanatı dendiğinde insanın aklına renk renk değişik tipografide graffitiler, stensil boyamalar, muraller (duvar resimleri) ve kamusal alanı renklendiren türlü “vandalizm” eylemleri geliyor. Pek çok ülkede sokakları boyamak veya belediyenin kurduğu düzene herhangi bir şekilde müdahale etmek yasak. Ülkesine göre sokak sanatçıları hapisten ağır para cezasına, kirlettiği (!) duvarı boyamaktan zorunlu kamu hizmetine kadar farklı cezalara çarptırılabildikleri gibi Banksy, Shepard Fairey, Blu ve Roa gibi sokak sanatçılarının dünyanın en popüler galerinde sergiler düzenlemesi ve sattıkları eserlerden bir servet biriktirmesi de var.

Sokak sanatı her ne kadar modern bir olgu gibi görünse de “bir açıdan” tarihin başlangıcını da simgeleyen mağara resimlerinden bu yana varolan bir olgu. Özellikle Antik Yunan’da ve Roma İmparatorluğu’nda politik anlam kazanan graffiti terimsel olarak da Yunanca bir kelime olan graphein’den (yazmak) türemiş. Bunlar arasında modern graffitinin (diğer bir deyişle, duvar yazısı) ilk örnekleri—sanılanın aksine—ülkemiz toprakları içerisinde bulunan Efes antik şehrinde görülmüştür. Kaynakların söylediğine göre, bu graffiti yakınlardaki bir genelevi gösteren bir duvar yazısıymış. Bunun dışında Roma İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü Avrupa, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve diğer topraklarda duvar yazıları yaygın olarak politik söylemde kullanıldı. Monty Python ekibinin 1979’da çektiği Life of Brian isimli komedi filmini izleyenler İsa’nın komik bir replikası olan Brian’ın kalenin duvarına yanlış da olsa yazmaya çalıştığı “Romani Ite Domum” (Romans Go Home: Romalılar Evinize Dönün) sloganının da bir duvar yazısı olduğunu hatırlayacaklardır.

Graffiti üzerine yoğunlaşan sokak sanatı, tarih içerisindeki gelişimi süresince şekil değiştirdi ve kamusal alanın farklı boyutları arasında dolaştı. Çoğunlukla yazı ve müstehzi çizimlerden oluşan bu mesajlar okul sıralarından, tuvalet duvarlarına, oradan üzeri kirli arabalara ve Life of Brian’da olduğu gibi yönetim organlarının duvarlarına kadar birçok yeri dolaştı.

Bu girizgahtan sonra sokak sanatını kişisel lügatim çerçevesinde tanımlamam gerekirse: sokak sanatı sosyal insanın içinde tutmakta güçlük çektiği ama bir yandan da sözcüklerle kimseye anlatamadığı sıkıntılarını dışa vurduğu bir sanat akımıdır. Geleneksel anlamda bu sanat akımını graffiti ve duvar resimleri oluşturmasının yanında sokak çalgıcıları, performans sanatçıları gibi diğer dalları da dahil etme gereğinin yanı sıra, yine kamusal alanda yer alan enstalasyon, kolaj, ortam manipülasyonu, fotoğraf, video yansıtma vb. gibi eylemleri de unutmamak gerekir.

Sokak sanatı bugün anladığımız haliyle 60’lar ve 70’lerde ABD’de hip hop kültürüyle eş zamanlı olarak gelişmeye başladı. Kendisini tanıtmak isteyen hiphopçular gittikleri yerlere sprey boyayla imza (tag) atmaya başladılar. Zaman içerisinde bu tag’leme bir yarışa dönüştü ve tag’in güzelliği, özgünlüğü ve yaygınlığı bir statü sembolü haline gelmeye başladı. Hiphop kültürünün etkisi altına giren graffiti, Philedelphia ve New York’ta başlıca örneklerini vermeye başladı. TAKI 183 ve Eva 62 bu şehirlerde faaliyet göstermiş ilk sokak sanatçılarından bazıları. TAKI 183’ün bir bisikletli kurye olarak çalışıyor olması şehrin birçok farklı yerlerinde iz bırakabilmesini sağlamıştı. Bu da kendisinin bu konuda diğerlerinin önüne geçmesini ve böylesi yazılara konu olmasını sağladı.

1980’lerde yine New York sokaklarında faaliyet gösteren iki sokak sanatçısı hiphop kültürünün beraberinde getirdiği graffiti akımından farklı şeyler yaparak kendilerini ifade etmeye başladılar: Keith Haring ve Jean-Michel Basquiat. Bu iki sokak sanatçısının bu yazı için asıl önemi sokak sanatçılığından sanat camiasına ve galerilere geçen—büyük ihtimalle—ilk emsaller olmaları. Her ikisi de zaman içerisinde Andy Warhol’un Fabrikasına—dolayısıyla kanatları altına—girmeleriyle hem New York ve Amerika hem de dünya sanat dünyasında bilinir hale geldiler ve pek çok ülkede sergiler açtılar.

70’lerin sonlarına doğru New York sokaklarının her tarafının sürekli sokak sanatçıları tarafından “kirletilmesi” ve “vandal” eylemlere maruz kalması nedeniyle binaların dış cephelerine koruyucu kaplamalar kapatılmaya başlanmıştı. Bu da sokak sanatının duvarlardan metro istasyonlarına ve metro vagonlarına inmesine neden olmuştu. Bu sıralarda faaliyet göstermeye başlayan Haring de o ünlü insan figürü çizimlerini metro istasyonlarında ve vagonlarındaki boş reklam panolarına tebeşirle çizmeye başladı. Siyah üzerine beyazla yarattığı kontrast imaj içerisindeki insan silüetlerinin etrafına kendine has şekilde iliştirdiği duygu imgeleri bir süre sonra Haring’in alameti farikası olmaya başladı. Warhol’un desteği sayesinde Haring’in açtığı dükkan ve içerisinde sattığı eserler, beraberinde sokak sanatını çeşitli tüketim malzemelerinin ve posterlerin üzerine basarak satmaya başlamasıyla sokaktan galerilere ve tasarım dükkanlarına geçişin ilk örneklerinden birini verdi.

Yine aynı dönemde adından söz ettirmeye başlayan Jean-Michel Basquiat, New York, East Village’da yaptığı graffiti ve çizimlerle tanınmaya başladı. O zamanlar kendisine mahlas olarak Same Old Shit’in kısaltması olan SAMO ismini seçmişti. Graffitileri kendisine belli bir ün getirdikten sonra bu çizimlerini bastığı kartpostalları ve posterleri sanat galerileri ve müzelerin önünde satmaya başladı. 1980’de katıldığı The Times Square Show’dan sonra sanatçı sanıyla anılmaya başlandı. 1981 yılında Artforum dergisinde The Radiant Child isimli tablosu basıldı ve böylelikle ressam kimliği tamamen kabul görmüş oldu. Bu zamandan sonra henüz ünlü olmamış olan Madonna’yla beraber olan ve Warhol ile sıkı arkadaş olan Basquiat o zamanların bazı sanatçı ve müzisyenleri gibi erken yaşta uyuşturucudan öldü.

ABD’nin doğu kıyısında daha çok kişisel ve sınıfsal bir duruş sergileyen sokak sanatı 80’ler sonrasında ve dünyanın diğer köşelerinde Amerika’daki sokak sanatçılarından aldıkları ivmeyle sokakları tekrar o politik ve muhalif görünüşüne geri kazandırdılar. Bu açıdan sokak sanatını Avrupa’nın ve Güney Amerika’nın politik sorunlar yaşayan bölgelerinde daha yoğunlukla görmeye şaşırmamalıyız. Bu çerçevede Brezilya’da Rio de Janerio, Kolombiya’da Bogota, İspanya’da Barselona, İrlanda’da Dublin, Eski Yugoslav ülkelerinin neredeyse tamamı, Almanya’da Berlin civarı ve Fransa’nın sokak sanatı açısından gelişmiş olmasını, pek çok sokak sanatçısının mutlaka başta İsrail ve Filistin olmak üzere problemli bölgelere giderek eser bırakmış olmalarını örnek olarak sunabiliriz.

Sokak sanatı üzerine konuşulduğunda çoğunlukla graffiti ve stensil boyama üzerine konuşulur ama en başta da belirttiğim gibi sokak sanatı sokakta ifa edilen sanatların tamamını kapsayabilir. Bunların en güzel örneklerinden biri 2005 ile 2007 arasında tarihi bir projeye imza atan iki Fransız fotoğrafçı JR ve Marco’nunki oldu. İkili önce İsrail ve Filistin’e gidip orada sokaktaki insanların portre fotoğraflarını çekerek bunlardan bir kitap yaptılar ve bu sürecin belgeselini çektiler. Daha sonra Filistin ve İsrail’e tekrar giderek kamusal alanlara karşı taraftaki insanların çektikleri portre fotoğraflarını dev boyutlarda astılar. İsrail tarafında gezdiğiniz zaman dev boyutlarda Filistinlilerin, Filistin tarafında ise İsraillilerin portrelerini görebiliyordunuz. Marco ve JR proje misyonu olarak duvarın iki tarafında birbirine çok yakın ama duygusal olarak bir o kadar uzak iki toplumun olduğunu ve bu insanların yüz yüze bakmalarını sağlamayı umduklarını söylüyorlar.

Bu yüzden sokak sanatını graffiti ve stensil boyama ile kısıtlamamak ve algımızı ona göre ayarlamak gerekir. Bunlar dışında video projeksiyon, gerilla sanat eylemleri ve Michael Jackson öldükten sonra dünyanın çeşitli yerlerinde kamusal alanlarda toplu halde (flash mob) icra edilen Thriller dansını da göz önünde bulundurmak gerekir. Fakat yine de biz de herkes gibi çağımızın sokak sanatını tanımlanmasında ve kabul gören bir akım olarak literatürde yer almasını sağlamış belli başlı sanatçılardan söz etmemiz—ve bunların nasıl ticari sanat akımının içerisine dahil edilmiş olduklarına değinmemiz—icap ediyor.

Banksy, sanki sokak ve sanat kelimeleri bir araya geldiğinde beliriveren bir cin gibi ilk örneğimizi oluşturuyor. Banksy’yi çekici kılan şey—bence—kimliğini gizliyor olması. Müstehzi tarzının üzerine bu gizemi eklediği zaman Banksy’nin yaptığı işler daha derinleşen bir anlam kazanıyor sanki.

1992’den beri sokaklarda sanat yapan Banksy, ilk önceleri serbest stil graffiti yapıyormuş fakat sonraları stensil boyamaya geçince belli bir üne kavuşmaya başlamış. Bu olgunlaşma dönemi 2000 yılından itibaren yaygın olarak bilinmesini ve pek çok aykırı kültür-sanat insanının saygısını kazanmasını sağladı. 2000’den bu yana dünyanın pek çok yerinde eserler verdi, bazen özel olarak belediyeler veya çeşitli sanat kolektifleri tarafından şehirlerinde eserler bırakması için davet ediliyor. Banksy, bazen bu davetlere icabet ediyor. En son olarak Amerika’da pek çok şehire ve Kanada’da Toronto’ya giderek eserler bıraktı. Bu eserler anında sokak sanatı, tasarım ve kültür bloglarında binlerce kez yayınlanarak büyük bir yankı yaratıldı. Bunlar dışında Banksy bir de Exit Through the Gift Shop adında bir kısa film ile Sundance Film Festivali’nde boy gösterdi.

Banksy’nin stensil boyama tekniğine geçtikten sonra belli bir üne kavuşmasında bu stilin ağababası sayılması gereken Fransız ressam ve sokak sanatçısı Blek le Rat’ten bahsetmeden geçemeyiz. 1974’te doğduğu iddia edilen Banksy’den bir önceki nesil olan Blek le Rat 1952 doğumlu ve sanatçılıktan sokak sanatçılığına geçmesi de geleneğin biraz dışında kaldığını ispatlıyor. Çünkü konumuzdan da anlaşılacağı gibi genellikle sokak sanatçıları daha sonradan ana akım sanatın içerisine ticari kaygılarla dahil ediliyorlar. Blek le Rat sokak sanatı eserleriyle ilgili İngiltere’deki ilk sergisini 2006 yılında Londra’da Leonard Street Galeri’de verdi.

Blak le Rat ve Banksy karşılıklı olarak birbirlerinden etkilendiklerini açıkça dile getiren ve beraber işler yapma dileklerini yineleyen dünyaca ünlü iki sokak sanatçısı. Bu ikisinin işleri dünyadaki pek çok sanatçının önünü açtı. Bunlar arasında benim de çok etkilendiğim İtalyan Blu da var.

Banksy gibi gerçek kimliğini gizleyen Blu sokaklardaki varlığına 1999’da başladı. İlk yıllarını İtalya ve Avrupa içerisinde geçiren Blu 2005’te büyük bir sıçramayla Güney Amerika’da başta Arjantin olmak üzere Nikaragua, Meksika ve Kosta Rika’da dolaştı. 2007’nin sonbaharından 2008 baharına kadar Buenos Aires’de yerleşik yaşadı ve burada yaptığı MUTO dünya sokak sanatı izleyicilerinin YouTube’da 7 milyondan fazla kez izledikleri bir stop-motion graffiti filmini ortaya çıkardı.

Blu’nun bu yaptığı graffiti stop-motion film hem yapılışı açısından çok emek isteyen hem de film becerisi gerektiren bir eser olduğu için ayrıca eşsiz değer taşıyor. Çünkü MUTO’da Buenos Aires ve ayrıca Baden sokaklarında kamusal alanda her bir kare için baştan boyayıp fotoğraf çekip bir sonraki kareyi boyayıp fotoğraf çekerek oluşturulan bu filmin her karesini tek tek baştan boyamış olması gerekiyor. Bu kadar emek de Blu’ya saygı duymak için yeterli.

Blu 2007’de İngiliz Santa’s Ghetto isimli sanat kolektifinin Filistin’de düzenlediği sıradışı bir festivale katıldı. Banksy’nin de katıldığı bu festivalde iki ülkeyi ayıran duvarın içerisindeki bir gözetleme kulesine duvarı parmağıyla kazımaya çalışan bir adam resmi çizdi. 2005’ten sonra pek çok ülkede sayısız festival, sergi ve performansa katılan Blu sokak sanatının yeni ve göz alıcı yıldızlarından bir tanesi.

Bunlar dışında ABD’den Shepard Fairey, Brezilya’dan Os Gemeos, Yunanistan’dan Mr. Phaz, Belçika’dan Roa gibi sokak sanatçıları özellikle sosyal medya ve paylaşım kültürünün gelişimi ile beraber blogosferde ve internet dünyasında ünlerine ün katarak galerilerin ve sanat simsarlarının dikkatlerini üzerlerine çektiler. Bu sanatçılar ve daha pek çokları dünyanın birçok yerine giderek eser bıraktıkları gibi özel sergiler düzenlediler, posterler yaptırıp sattılar ve ticari sanata dahil oldular.

Türkiye’den Turbo, bu söylediklerime yerli bir örnek sayılabilir. Turbo dışında Bedri Baykam’ı da Türkiye’nin ilk garffiticilerinden sayabiliriz, çünkü Baykam bu graffiti çılgınlığı New York’ta yükselmeye başlarken o şehirde yaşıyordu ve RH+ Sanart dergisi’nin Mayıs 2009 sayısının Sokak Sanatı Dosyası için yazdığı “80’li Yıllar, Graffitilerim ve Sokak Kültürü” başlıklı yazısında kendisinin de o dönemde graffitici olduğundan dem vuruyor. Ama bizim burada Turbo’yu Baykam’dan ayrı tutmamız ve hakkında birkaç söz etmemiz gerekiyor.

RH+ Sanart dergisi’nin Mayıs 2009 sayısındaki Sokak Sanatı dosyasının giriş yazısında: Turbo, Türkiye’de ilk graffitiyi ”Soğanlık-Yakacık’ta (İstanbul) 1985 yılında gerçekleştirdi” diyerek söze başlıyor Şinasi Güneş. Tanıtıma devam ederken aktif olarak üretimlerini sürdüren belli başlı graffiticilerden bir bölümünü Turbo, Tab, Wyne, Misk, Rot, Gas, Mace, Mccroy, Wson, Wase, Keos ve Cypeone isimlerini sayıyor. İstanbul’daki ilk graffiti festivali ise 2003 İstanbul Sanat Fuarı bünyesinde Maçka Parkı’nda gerçekleşmiş.

O günlerden bugüne geldiğimizde Haziran 2009’da Banker Sokak’ta bulunan Banker Han’da Street Art Festival İstanbul’un düzenlediği Morphosis isimli sergiyi en önemli mihenk taşlarından birisi sayabiliriz. The New York Times 18 Haziran 2009 tarihli “Bringing Istanbul Street Art Indoors” (İstanbul’un Sokak Sanatını İçeri Taşımak) başlıklı yazısında Banker Sokak eskiden İstanbul’un Wall Street’i olan sokak olarak tanımlanıyor. Yazının devamında Banker Han’ın eskiden çok nezih bir bankalar, sigortacılar binası olduğunu fakat şu anda bir yıkıntıdan, viraneden farkı olmadığını bu yüzden de söz konusu sergi için çok muhteşem bir platform oluşturduğunu belirtiliyor.

Muhalif söylemiyle ve halkçı duruşuyla kendisine sokaklarda nüfus bulan sokak sanatı, eser veren başlıca sanatçıların yarattıkları etkiyle ve bu etkinin toplum üzerindeki yansımasıyla kapılardan içeri alınmaya ve daha önce de değindiğim gibi galerilere ve müzelere taşınmaya başladı. Böylece, sokakta herkesin beğenisine sunulan bu eserler birer ticari meta haline getiriliyorlar. İstanbul’daki serginin terk edilmiş bir binada yapılmış olması her ne kadar sergi ‘kapıdan içeride’ olsa da o kapının içerisinde de sokakların bir yansıması tezahür etmişti. Bu verdiğim örneğe tezat olarak Banksy’nin Detroit’te yaptığı “I remember when all this was trees” (Zamanında buralar hep dutluktu) isimli eserinin olduğu duvarın parçasını 555 Nonprofit Gallery and Studios yakın zaman önce sökerek kendi galeri alanlarına taşıdılar. Burada da sokak sanatının zorla kapıdan içeri sokulmasını görebiliriz.

Sonuç olarak, özellikle internet dünyasının ve blogosferin de etkisiyle sokak sanatı hem çevrimiçi’ne hem de binaların içine çekilmeye başladı. Çünkü sokak sanatı özgünlüğü ve yaratıcılığı ile geleneksel sanatın önüne geçmeye ve ‘sanat’ tanımını daha iyi karşılayan bir hal aldı. Bu da hem sanatçıların bilinmek için, hem sanat simsarlarının yeni eserler ve sanatçılar bulmak için sokağa yönelmesine hem de sokakların birer galeri, galerilerin ise sokak haline gelmeye başlamasına neden oldu. Yüksek ve aşağı sanat ayırımları engel olunamaz bir şekilde bulanıklaşmaya ve sanatta elitizm olgusunun buharlaşmaya başlaması kaçınılmaz hale geldi.

Bu değişimden hoşlanmayan başka bir mecrayı göz önünde bulundurmamız kaçınılmaz: reklam sektörü. Reklamlar kamusal alanın mutlak hakimleri ve kamusal alandaki pek çok boş alanı onlar dolduruyor. Bu işten hem belediyeler, hem reklam şirketleri hem de reklam verenler para kazanıyor. Fakat kamusal alanın asli hakimleri ve sahipleri olan halk bu alan içerisinde reklam görmeye mecbur mu veya bu kendi tercihleri mi diye düşünmek lazım. Bu alanlar reklamlar için mi tahsis edilmeli?

2009’un yaz aylarından beri New York’ta faaliyet gösteren Public Ad Campaign (Kamusal Reklam Kampanyası) özünde beş sanatçının bir araya gelerek kurduğu bir oluşum. Bu oluşumun amacı kamusal alanı reklamların tahakkümünden kurtarmak ve kamusal alanı daha sanatsal bir hale getirmek. PAC bu amaçla New York içerisinde sokaklarda, metro istasyonlarında, otobüs duraklarında, sokaklarda ve binalardaki reklam afişleri ve panolarının üzerini kapatıp onların yerine graffiti ve stensil boyamalar yapıyorlar. Bu oluşum bünyesine katılan veya onlarla yardımlaşma halinde eser veren birçok New Yorklu sokak sanatçısı bulunuyor.

Bu kişiler, geçtiğimiz aylarda reklam panosu şirketleri ve reklam şirketlerinin sabrını taşırdılar ve aralarında sinsi bir soğuk savaş başladı. İlk etapta reklam şirketleri PAC’nin ‘tahrip ettiği’ reklam panolarını anında yeniliyordu. Başa çıkamayacaklarını anladıkları zaman kendilerine New York polisi ve belediyesini yandaş olarak alıp sokak sanatçılarını birkaç kez tutuklattılar. Onunla da başa çıkamayınca—özellikle blogosferde çığ gibi büyüyen desteği gördükten sonra gelebilecek tepkilerden de ürkerek—uzlaşma ve rüşvet yoluna gitmeye çalıştılar. Bu reklam şirketlerinin başkanı PAC’nin lideri rolündeki Jordan ile bir eposta trafiğine girişti ve onlara masrafları kendileri tarafından karşılanmak üzere “belirlenmiş” sokak sanatı alanlarına ücretli olarak özgürce eser bırakabilme imkanı vereceklerini söylediler. Jordan bu teklifi reddetti ve yazışmaları blogunda yayınladı. Bundan sonra büyüyen destekle ve pekçok blogun yanısıra The New York Times gibi başlıca gazetelerin de sağladığı medya desteğiyle güçleri artan PAC şu sıralar New York ve Los Angeles’daki pek çok yasal olmayan reklam alanını kapattırmış ve pek çoğunu da sokak sanatçılarının eser bırakabilmesi için boşaltılmış hale getirdi.

Sokak sanatının gücü—internet ve blogosferin de desteğiyle—azımsanamayacak kadar arttı. Böylelikle, sokak sanatı şehiriçi kültürün önemli bir belirleyicisi, kültürler ve toplumlar arası diyaloğun tetikleyicisi, şehrin sanatsal gelişmişlik düzeyini gösteren bir nişane ve hepsinden önemlisi politik bir güç olarak ortaya konmuş olması 21. Yüzyılda geçirdiğimiz ilk on yıl içerisinde bu sanat dalının yazımın başında da belirttiğim Efes’te görülen ‘modern sokak sanatı’ biçimine ve gücüne tekrar döndüğünü iddia edebiliriz. Fakat, otorite ve güç sahipleri sokak sanatçılarını artık Life of Brian’da olduğu gibi itip kakamıyorlar.

Artık sokak sanatçılarının gücü sokakları aştı ve şirket binalarından, galerilerden hatta müzelerden içeri girdi ve oradakileri dışarı çıkardı. Hatta, artık galeriler üzerinde sokak sanatı eserleri bulunan duvarları galerilerine götürebilmek için yerinden sökmeyi bile göze alıyorlar. Görünüşe bakılırsa, sosyal medyanın yoğun etkisiyle son yıllarda içerisine girdiğimiz şeffaflaşma ve sınırsız bilgi paylaşımı akımı en çok sokak sanatına yaradı ve bu şeffaflaşma sürecinin sanatsal yansıması olarak sanat dünyasını hakimiyeti altına aldı. Zamanında Picasso’nun, Dali’nin yaptığını bugün Banksy ve Blek le Rat yapıyor. Geleceğe tezahür edecek olan sanatsal etki sokaklara dev eserler bırakan bu sanatçıların eserlerinden—ve onlardan devşirilen koleksiyonlardan—etkilenerek oluşacak.

I see things that are not there--yet.