GQ: geleceğin enerjisini üretmek için çalışan adam: Zamier Ahmed

Türkiye onu SAAB’ı alma çabalarıyla tanıdı ama onun asıl rüyası dünyayı petrolden kurtarmak!

Fotoğraf: Nazlı Erdemirel

Zamier Ahmed’i size tanıtmak için, SAAB’ı satın almak isteyen Türk şirketi BrightWell’in General Motors’a kafa tutan ortağı ve yıllardır yenilikçi enerji girişimlerini destekleyen bir yatırımcı olduğunu söylemek yeterli olur herhalde. Sürekli geleceğe ve çevreye daha faydalı olabilecek teknolojik ve enerji üretimi fikirleri peşinde koşan ve bu konuda partizanca çaba sarf eden çok sık göremeyeceğiniz türde bir iş adamı. O ve ortağı Alphan Manas kendilerine zor, ama iyi olanı seçmişler.

BrightWell’in yeni girişimlerinden Prolo Oil, bitkisel ve hayvansal yağlardan poliüretan poliol üretiyor. Zamier Ahmed doğal yolla üretilen poliollerin faydasını şöyle özetliyor:

“Türkiye 2009’da 39 milyar dolar değerinde ham petrol ithal etti. Aynı yılın sonunda bu rakam, 45 milyar dolara kadar çıktı. Devletin bu işe ayırdığı bütçe çok büyük ve bizim yaptığımız işin ana fikri petrole dayalı endüstrilere bağımlılığı en aza indirmek.

Organik poliol herhangi bir doğal yağı alıp DNA’sını değiştiren bir işleme tabi tutarak elde ediliyor. Bu maddeden araba yapılabilir; yer döşemeleri, duvar kaplamaları hatta depreme dayanıklı evlerin üretiminde kullanılabilir. Yani, endüstriyel üretimde petrokimyasal kullanılan herhangi bir alanda bu ürün onun yerine rahatlıkla güvenli biçimde kullanılabilir.

Bizim amacımız, petrole dayalı endüstriyel üretim alışkanlıklarını yavaş yavaş değiştirmek ve yeni teknolojiler sayesinde daha çevre dostu bir endüstri yaratmak. Bu üretim teknolojisinin Türkiye’deki markaları daha güçlü hale getireceğine inanıyoruz, çünkü bu sayede üretim masrafları düşeceği ve daha az karbon emisyonuna neden olan üretim yapacakları gibi ürünleri aynı derecede kaliteli, dayanıklı ve üstüne daha hafif, daha yenilenebilir olacak. Bütün bunlar geleceğe daha emin adımlarla ilerlememizi sağlayacak, çünkü bunların tamamı bize ve çevreye duyarlı biçimde üretilecek.”

Peki, siz nasıl bu işin içine girdiniz?

Ben her zaman yeşil enerji, çevre dostu üretim ve ekolojik ticari oluşumlar ile ilgiliydim. Örneğin, biz elektrikli araba üretiyoruz. Bizim SAAB’ı satın almak istememizin sebebi de çevreci bir taşımacılık anlayışı geliştirmek içindi. Böylece, kendi geliştirdiğimiz teknoloji sayesinde İsveçli SAAB’ın sahip olduğu endüstriyel bilgi üzerinden Türkiye’de yerli üretim elektrikli araba üretmek istiyorduk. Ama General Motors’un SAAB ile ilgili başka planları vardı, bizim bu işe girmemizi istemedi ve zorluklar çıkarmaya başladı. Biz de geri çekilme kararı aldık.

Fakat, şimdi baktığınızda SAAB’ın yeni alıcısı neredeyse benim planımın aynısını uygulamaya çalışıyor. Benim planım SAAB’ın ürettiği arabaların içerisine elektrik güç üreticileri koymaktı, onlar da aynısını yapıyorlar. Ama ne olacak, onu bekleyip göreceğiz…

SAAB’ı almak istemekteki amacınız neydi? Satın aldıktan sonra arabaları elektrikli araçlara mı çevirecektiniz?

Kısaca söylemek gerekirse üretim devam edecekti ama bir yandan da yeni tasarımlar ve teknolojiler dahil etmeye başlayacaktık. SAAB’ın kendisi de bazı yenilikleri hayata geçirme sürecindeydi zaten. Üretim İsveç’te de devam edecekti ama üretimin büyük bir kısmını Türkiye’ye taşımayı planlıyorduk. Böylece, Türkiye’ye yenilikçi teknolojiler üretebilecek yeni ve gelişmiş bir Ar-Ge bilgisi taşıyacak ve böylece, burada bizim halihazırda ürettiğimiz yenilikçi teknolojilere farklı bir bakış açısı kazandıracaktık. Sonunda kendi ürettiğimiz elektrik güç kaynağı ile SAAB aracını birleştirerek makul fiyatlı bir elektrikli araba üretecektik.

SAAB projesi iptal olduğuna göre, elektrikli araba üretme projesi ne olacak?

Elektrikli araba üretme çalışmaları halen devam ediyor, biz zaten belli bir aşama kaydetmiştik ve arabayı 2014’ün başında prototip olarak lanse etmeyi düşünüyoruz. Aynı yılın sonunda tam kapasite üretime geçmeyi umuyoruz.

Diğer markaların elektrikli arabalarından ne farkı olacak bu arabanın?

Birincisi, bizim aracımız hibrit bir araç değil. Şu anda pazardaki mevcut arabaların hemen hepsi hibrit. Ayrıca, biz daha uzun bir menzil hedefliyoruz. Bizim hedefimiz 500 kilometre menzil yapabilmek, şu anda pazardaki mevcut arabaların hiçbirisi 200-250 kilometrenin dışına çıkamıyorlar. Dahası, bizim üreteceğimiz araba makul fiyatlı bir araba olacak, biz 50 bin dolar harcamak zorunda kalacağınız sadece belli bir zümreye hitap edecek bir araç üretmiyoruz.

Bütün bunları bir kenara bırakırsak, bizim üreteceğimiz araç çevreyi petrol bazlı yakıt tüketerek kirletmeyecek. Tamamen temiz enerji kullanacak. Ve son olarak, bu tamamen Türkiye’de üretilmiş yüzde yüz yerli teknoloji sayesinde olacak.

Baktığımızda Prolo Oil ve elektrikli araba projesinin bazı kısımları birbirleriyle kesiştiği noktalar var gibi görünüyor, değil mi?

Poliol ile ürettiğimiz materyaller ile aracın büyük bir kısmını imal edebiliyoruz. Dış yüzeyini üretebileceğimiz gibi iç kaplamalarını, süngerleri ve ön panel başta olmak üzere aracın neredeyse tamamını poliol ile üretebiliriz.

Biz halihazırda Türkiye’de bu teknolojiyi üreten tek şirketiz. Dolayısıyla, şu anda bazı seçkin markalarla beraber çalıştığımız projeler var. Türkiye’nin önemli bir beyaz eşya üreticisi ile beraber tamamen çevre dostu ve yeşil olarak üretilmiş çamaşır makinesi, bulaşık makinesi ve buzdolabı gibi ürünleri üreteceğiz. Başka küresel bir marka ile Türkiye’de yine benzeri bir proje üzerinde konuşuyoruz. Bunları göz önünde bulundurduğunuz zaman halihazırda bütün bu üretimlerin petrokimyasallar ile son derece kirli ve çevreye zararlı şekilde üretildiğini göz önünde bulundurursanız bu getirdiğimiz yeniliğin ne kadar büyük bir devrim niteliğinde olduğunu daha iyi anlayabilirsiniz.

Ham petrolü yer altından çıkardığınız zaman onun geri dönüşü yok. Çıkardınız, işlediniz ve bitti. Sonra karbon emisyonları, çevreye etkileri ve geri dönüşemezliği kalıyor. Ama poliol öyle değil, her türlü bitki yağından ve çoğu hayvan yağlarından üretilebiliyor. Bu sene ürettiniz, seneye tekrar üretebilirsiniz. Mesela, jatrofa Afrika’nın her tarafında yabani olarak yetişen, yenmeyen ve çok suya ihtiyacı olmayan bir bitki. Brezilya ve Filipinler’de biodizel üretmek için kullanılıyor. Biz de bu çok ucuza mal olan bitkiden çok masraf etmeden poliol üretebiliyoruz. Biz bununla ilgili olarak Afrika’da çiftlikler kurmak ve yerel insanların bu çiftlikleri işletmesini istiyoruz. Daha sonra ürettikleri ürünleri bize veya bizimle çalışan diğer şirketlere satarak geçimlerini sağlayabilirler. Böylelikle Afrika’daki insanlar için de sürdürülebilir bir gelir modeli sağlamış oluyoruz.

GQ.com.tr

Akşam: televizyon programlarındaki profesyonel izleyiciler üzerine

Bir televizyon programını televizyon programı yapan en önemli şey, alkışlarıyla, kıvrak danslarıyla, sorularıyla ve varlıklarıyla o programın enerjisini, coşkusunu ve neşesini sağlayan izleyicilerdir. Peki, ‘bu izleyiciler kimdir, nereden gelir, orada ne işleri var’ diye hiç düşündünüz mü?

Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya Bölümü’nde ders veren, sosyal araştırmacı ve iletişim stratejisti Serdar Paktin, bu soruların yanıtını bulmak için Star TV’deki ‘Alişan ve Ayşe’ programına katıldı; izlenimlerini AKŞAM Cumartesi için yazdı…

Bir kanalda herhangi bir programı izlerken bir izleyiciye gözünüz takılır: “Ben bunu nereden hatırlıyorum acaba?” diye düşünürsünüz. Haklı olabilirsiniz! Gittim, yerinde inceledim. İçiniz rahat olsun, aklınız size oyun oynamıyor; gerçekten o kişiyi daha önce görmüşsünüz… İzleyicili stüdyo programlarının koltuklarında uzun süredir ‘profesyoneller’ oturuyor. Bu nedenle dün bir sabah programında göbek atarken izlediğiniz kişiyi, yarın bir realite show programında görebilirsiniz…

Nereden esti de gidip bu ‘yerinde incelemeyi’ yaptık, önce onu anlatayım.

Pazartesi akşamı, İstanbul’un ‘sosyal yaşam rehberi’ bugunbugece.com için emek verenler bir yemekte buluştuk. Benim de içinde bulunduğum GriZine.com’un düstur edindiği ‘izleyicinin deneyimlerini ve etkinliğin atmosferini’ ortaya koyan tarzda içerik üretmenin etkisini tartışırken -AKŞAM Gazetesi Hafta Sonu Ekleri Yayın Yönetmeni- Nilay Örnek, uzun süredir düşündükleri projeyi anlattı ve direkt sordu:

“Bizim için bir sabah programına gidip izlenimlerini yazar mısın?” Konunun ciddiye bineceğine pek de ihtimal vermeden “Tamam” dedim. Ertesi gün Nilay telefon etti; çarşamba sabahı Star TV’deki ‘Ayşe ve Alişan’ adlı programa gidişim ayarlanmıştı!

YOL GÖRÜNDÜ, KAÇIŞ YOK…
Önce bir mazeret uydurup gitmemeyi düşündüm. Sonra bunun sohbetlerde muhabbeti şenlendirecek bir meze olabileceğini düşünerek gitmeyi kabul ettim.

Neredeyse bir senedir saçımı sakalımı hemen hemen hiç kestirmediğim için çoğunluğu kadın olan izleyiciler arasında epey ilginç bir görüntü teşkil etmem de söz konusuydu. Zaten, Nilay’ın özellikle benim gitmemi istemesinin nedeni, o resim içinde nasıl duracağımı görmek içindi sanki… Böylece, hayatım boyunca yapmayacağım bir şeyi tecrübe etmek üzereydim.

Sabah stüdyoya doğru yoldayken bir yandan “Ya sunucular bana laf atarsa ne cevap veririm; müstehzi bir cevap yapıştırıp kendimi çok zeki biri gibi hissedip oyunbozanlık mı yaparım; yoksa oyunu kurallarına göre oynayıp yapılan ortayı gollük pas olarak diğer sunucuya mı atarım?” diye düşüncelere daldım. Acaba sürekli duyduğum klişeleri yine duyar mıydım: ‘Muhteşem Yüzyıl’da mı oynuyorsun? Survivor’a mı hazırlanıyorsun? Hangi tarikattansın? Kaşınmıyor mu? Nasıl yemek yiyorsun? Ve daha niceleri…

Önce ben kameraların pek ulaşamadığı bir köşede oturdum ve bu arada ortamın tecrübeli izleyicilerinden Ali Dilik ile tanıştım.

 HEM İZLİYOR, HEM OYNUYOR
Ali Dilik sadece bir program izleyicisi değil, aynı zamanda bazı dizilerde de rol almışlığı var. O arada konuştuğumuz kadarıyla ‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’, ‘İşler Güçler’, ‘Aşk ve Ceza’, ‘Arka Sokaklar’ ve birkaç dizide daha ufak rollerde görünmüş.

Sormadan anlatmaya başlıyor işlerin nasıl yürüdüğünü: “Kast ajansları var, onlara da seyirci bulmakta hizmet sağlayan aracı ajanslar var” diyor. “Biz ekip olarak buradayız, 17 kişiyiz” dedi ve ön tarafta oturan Firdevs Horoz ile tanıştırdı beni.

“1951 doğumluyum, yaşımı tam bilmiyorum” diyen Firdevs Hanım, iki yıldır programlara geliyormuş. “Hangi programları en çok beğeniyorsunuz?” diye sorduğumda “En çok neşeli ve duygusal programları beğeniyorum” dedi. Program ismi sormaya yeltendim ama baktım isimleriyle pek ilgilenmiyor, üstelemedim. Sonuçta ismini ne yapacaksın ki programın?

O arada gazeteden, fotoğrafçı arkadaşım Uygar Taylan, yerimi beğenmemiş olacak ki oturmam için tam kameraların önünde en kıvrak ve enerjik izleyici kızların, ablaların tam ortasında bir yer gözüne kestirmiş. Seyircilerden sorumlu ajansın yöneticisi Filiz Hanım, beni oraya oturttu.

SEYİRCİNİN BÖLÜK KOMUTANI
Kimin nereye oturacağını görüntüye ve performansa göre o belirliyor. Bir nevi, seyircilerin bölük komutanı Filiz Hanım.

Ben kalktım, onlarca kadının arasına binyıllar öncesinden gelmiş bir karakter gibi yerleştim. Hemen yanımda masmavi bluzu, sarı saçları ve rengârenk boncuklu takılarıyla Nihal Kaya oturuyordu. Güleç yüzünü bana döndü ve şöyle bir süzdü. Alışık olunmayan bir izleyici profiliydim; “Programın sürpriz konuğu muyum, yoksa programda ilginçlik olsun diye bir şov mu yapacağım?”; anlamaya çalışır bir ifadesi vardı. Hemen söze girdim ve onu tanımak için sorulara başladım.

Nihal Hanım, 58 yaşında, emekliymiş. “Nasıl, memnun musunuz programlara gelmekten?” diye sorduğumda anlatmaya başladı:

“Dans etmeyi çok severim, eşim de çok sever. Beraber geliyoruz zaten” dedikten sonra ileride sol arka çaprazımızda oturan bir beyi işaret etti burnuyla. Gösterdiği kişi göz göze geldiğimiz gibi kollarını yana açarak dans figürleri yapmaya başladı. Her ikisi de son derece neşeli ve enerjik olan bu evli çift, çalışarak ve dayanışma içinde geçen onca yıldan sonra eğlenceyi ve mutluluğu geldikleri bu programlarda bulmuşlar gibi hissettim. Onların mutluluğu sanki bana da sirayet etti.

Başka programlara da gidip gitmediğini öğrenmek istediğimde bir çırpıda, Seda Sayan, Gülben Ergen, Melek Baykal ve Hülya Avşar’ın programlarına da çıktığını söyledi. Gültepe’de yaşıyorlarmış ve son iki, üç senedir programlara düzenli olarak gidip geliyormuş ama arada sağlık sorunları nedeniyle biraz mola vermek zorunda kalmış. “Programlara gelince rahatlıyorum, iyi geliyor” dedi.

Onun yanında oturan hanım lafın arasına giriyor ve diğer programları çekiştirmeye başlıyorlar. Diğer hanım geçenlerde bir kadın sabah kuşağı sunucusuyla fotoğraf çektirmek istediğini ama kadının onu kabaca reddettiğinden şikâyet etti.

HANGİ SUNUCU DAHA KİBAR?
Sonra kendi aralarında sunucuları kıyaslamaya başladılar: “İkbal Gürpınar çok candan, çok efendi bir insan. Mahmut Tuncer, halkın içinde, çok mütevazı. Ama Şebnem öyle değil!” Nihal Hanım tekrar konuşmayı ele alıyor ve “Seda da çok iyi, Petek Dinçöz de iyidir. Ama ben pek gitmedim, o kadar bilmiyorum onu” diyor.

Derken Alişan ve Ayşe Özyılmazel stüdyoya giriyorlar ve şov başlıyor. Biz de hemen görev bilinciyle, sırasıyla alkışlamaya ve müzikle beraber ritim tutmaya başlıyoruz. Dalıp eski Hollywood filmlerinde böyle sahnelerde elinde ‘APPLAUSE-ALKIŞ’ yazan kartı seyircilere gösteren reji görevlilerini hatırlıyorum. Artık izleyiciler o kadar profesyonel ki yönlendirmeye gerek kalmadan hemen görevlerini yerine getiriyorlar.

Önce, camiye yeni gitmiş küçük çocuk gibi, yanımdakiler ne yapıyorsa onu yaptım. Bir süre sonra elimde olmadan içselleştirip kendi kendime ritim tuttuğumu, alkışladığımı -tabiri caizse -ortama uyum sağladığımı fark ettim. Stüdyonun kendine has bir atmosferi var ve yeterince zaman geçirdikten sonra herkesi bir bütün haline getiriyor.

AYŞE VE ALİŞAN’LA GÖZ GÖZE
Sonra giriş VTR’si, Alişan’ın şarkısı ve ardından reklâmlar bitti. Program açıldı, o sırada sırasıyla Ayşe ve Alişan’la göz göze geldik. Tamam, dürüst olayım: “Bana bulaşırlarsa ne cevap veririm” diye düşünmüştüm ama canlı yayında aklınızdan geçenleri tam olarak söyleyemiyormuşsunuz…

Ayşe, Alişan’a beni gösterip: “Bir misafirimiz var orada ama ben ilk kez görüyorum” dedi. Bu cümle kendi içinde çok şey ifade ediyor aslında. Demek ki her gün tanıdık yüzler görüyorlar ve yabancı bir kişi geldiğinde -her ne kadar benim durumum epey barizse de- hemen fark ediyorlar.

SURVIVOR’DAN MI GELDİN?
Alişan da Survivor’ın cesur yüreği Doğuş’un da programa konuk olmasından esinlenmiş olacak ki beklediğim iki numaralı klişeyle: “Survivor’dan mı geldin?” diye sordu.

Reklâm arasında gelip benimle sohbet etti ve beğenisinden ötürü takıldığını, yanlış anlamamamı söyledi.

Bu arada, Ayşe gerçek olup olmadığını anlamak için yayında biraz sakallarımı çekiştirdi. Ben de çocuk gibi: “Ama acıyor” diyebildim ancak. Benim bu sakallarla nasıl beslendiğim konusundaki sorusu üzerine “Ağzımla yediğim için sorun olmuyor” dedim ve sonra canlı yayına devam ettik.

Reklâm arasında Nihal Hanım’a sordum: “Reklâm arasında neler yapıyorsunuz?” Teneffüsteki ilkokul öğrencileri gibi bir kısmının çantasından beslenmelerini çıkarıp yediğini, bir şeyler içildiğini ve tuvalete gidildiğini söyledi. Ben de benzer bir mazeretle yanlarından ayrıldım ve başka bir yere geçtim.

GENÇLER DE GELİYOR
Orada da iki genç arkadaşla tanıştık: İhsan Boztekin (14) ve Cihat Yarayış (15). Bu iki arkadaş tüm grup içinde en çömezleriydi. Programlara iki gündür gelmeye başlamışlar;  okullar açılıncaya kadar geleceklermiş. Yaşıtları evde video oyunu oynar, halı sahada maç yaparken, hatta bazıları yeni yeni tecrübe ettikleri ergenliklerinin sınırlarını keşfederken bu iki kafadarın böyle programlarda el çırpmaları hayli ilginç bir durum aslında.

İhsan ve Cihat, İkitelli’de oturuyorlarmış. “Peki, buraya nasıl geliyorsunuz?” sorusunun yanıtı: Ajansın servisiyle.

Bu soruyu zamanlı sormuş olmalıyım ki beş dakika kadar sonra program bittiğinde herkes bir anda dağıldı ve iki dakika içinde tüm stüdyo boşaldı. Programdan sonra, birkaç kişiyle daha detaylı konuşurum diye umarken herkes -galiba- bir sonraki programa yetişmek için servise koşturdu…

Ajans sahibi Emre Bey ile tanıştım. Türkiye’deki pek çok programa 120 binden daha fazla seyirci götürdüğünü belirtti.

Özetle, programlara seyirci sağlamak da şov dünyasının bir parçası ve programlara gelen bu insanlar bu işi neredeyse bir meslek bilinciyle gayet profesyonel biçimde yapıyor. Emre Bey’in söylediğine göre bazı özel ‘kast’ izleyicilere ödeme yapılıyormuş, geri kalanı çoğunlukla programa katılmak ve televizyonda görünmek için buradaymış.

Hatta bazı izleyiciler, bazı programlara özellikle bekleniyor ve isteniyormuş. Bu kişiler daha enerjik, konuşmayı seven, kıpır kıpır insanlar oluyormuş genelde. ‘Kast’ izleyiciler ve özellikle istenen seyirciler haricinde, diğerleri ev ile stüdyo arasında ücretsiz servis ve eğer program uzunsa yemek alıyorlar. ‘Kast’ izleyiciler ise programına bağlı olarak program başına 20 TL ile 400 TL arasında ücret alıyorlarmış.

Star TV’den Mürsel Bey’in kapıda beni uğurlarken, “Programları izlemek üzere kanala kendiliğinden gelenler de oluyor, onları da kırmıyoruz, kabul ediyoruz ama çoğunlukla işler ajanslar aracılığıyla yürüyor artık” demesi işin boyutunu çok net açıklıyor zira.

Buradaki atmosfere, benim daha önce yaptığım gibi dışarıdan bakmak kolay, ama bir izleyicinin sözleri her şeyi açıklayacak nitelikte: “Bak güzel kardeşim, ben emekliyim… Ne yapayım; gidip kahvede boş oturacağıma gelip burada oturuyorum. Hem bir şeyler kazanıyorum hem de eğleniyoruz.”

SEDA SAYAN ‘HALKTAN’, SABA TÜMER ‘İYİ’ İSTER
Ajans sahibi Emre Bey ile yaptığımız sohbette işin detaylarını şöyle anlattı:

  • Ajansın mahallelerde belli temsilcileri var, bu kişiler ajansı arayıp hangi programa kaç kişi gitmek istediklerini söylüyor. Ajans da onlara servis gönderiyor.
  • “Bizim için izleyici profili çok önemli” diyor “Bazı programlara bakarsınız birbirinden alakasız birçok insanı bir araya toplamışlar. Biz öyle yapmıyoruz” diye belirtiyor. Programın izleyici kitlesine uygun profil belirleyip özel olarak hangi programa kimin gideceğine kimin gitmeyeceğine karar veriyorlar.
  • Emre Bey, “Seda Sayan daha çok halktan insanları ister, Saba Tümer iyi izleyiciler ister” diye anlatıyor.
  • Bazı izleyiciler her duruma uygun cevap verebiliyor, medyatik ve yüksek enerjileri olduğu için bazı programlar mutlaka onların bulunmasını istiyor. Hatta bazılarına kanal ücret ödemeye başlayıp her programa gelmesini sağlıyor.
  • Daha çok Kartal ve Mecidiyeköy’den belirli izleyici grupları oluşsa da Çatalca’ya kadar pek çok bölgeden izleyici geliyor.

Akşam Gazetesi, Haftasonu

11 / 194« First...910111213...2030...Last »