#direngezi: Meşruiyeti korumak için

Ben tam bunları yayınladığım sırada, müdahale başladı ve bunları söylemek için geç kaldım gibi görünüyor:

Olaylar başladığında yurtdışındaydım ve olayların doruk noktasına çıktığı zamanların çoğu boyunca oradaydım. 31 Mayıs’tan itibaren, her gün, neredeyse uyumamacasına, bilgisayar başında olayları takip ettim. Fiziksel olarak burada olamamanın çaresizliği ve tedirginliği içinde her şeyi yeni medya üzerinden takip ettim—ve elimden geldiğince (bilgisayar başından ne kadar oluyorsa) insanlara yardımcı olmaya çalıştım.

#DirenGeziParkı ve etrafında Türkiye’de gelişen olayları, yeni medya aktivizminin ve Türkiye’de gelişen katılımcı demokrasi bilincinin etkilerinin bu dayanışma ve direniş bilinci üzerindeki etkilerini, yakın zaman sonra, uzun uzadıya değerlendirmeye çalışacağım, fakat önce şu andaki durumu değerlendirmek için acilen bir şeyler yazma gereği hissettim.

Bugün Türkiye tarihinde eşine az rastlanır ve tüm dünyaya örnek olacak bir demokratik direniş, bir özgürlüklere ve kamusal alanına sahip çıkış hareketi izliyoruz. Tüm direnişçi arkadaşları can-ı gönülden tebrik ederim, keşke ben de aranızda olabilseydim. Tüm dünyaya büyük ders verdiniz. Sayenizde, hayatım boyunca çok nadir olarak hissetiğimden çok daha öte bir şekilde, tüm kalbimle, ülkemle gurur duydum. Polis Teşkilatı ve Hükümet hariç, toplumumuzun tamamı—hiç kimseyi ayırmadan, evinde oturan %50 dahil olmak üzere, Kürt hareketi dahil olmak üzere—tüm dünyaya örnek olacak bir toplumsal hareket oluşturdu.

Bence, kimse bu hareketi #OccupyWallStreet veya #ArabSpring ile eşleştirmeye çalışmasın. Bu bir işgal değildir, bu bir ayaklanma, bir isyan, bir devrim, bir yıkım, bir iç savaş—bunlardan hiçbirisi değildir. Bu—adı üzerinde—bir direniş hareketidir. Başbakanımız, her ne kadar yakılan araçlardan, atılan motolotoflardan (ki onları da sivil polislerin attığını hepimiz gördük) söz etse de, kurulan barikatlar dışında; Taksim bölgesinde neredeyse her duvarın üzerine yazılan ve herkesin yüzünü güldüren duvar yazıları ve sokak sanatı dışında, neredeyse hiçbir vandalizm yapılmadığı ortada. Lütfen, toplumu yanlış bilgilendirerek, bu meşru hareket bu şekilde karalanmasın.

Şimdi, kıssadan hisse, konuya giriyorum. Yapılan görüşmelerde Hülya Avşar ve Necati Şaşmaz’ı saymazsak, Taksim Dayanışması’nın güvenip Başbakanla görüşmesi için gönderdiği temsilciler ve “sanatçılar”, oradaki görüşmede ne olduysa yüzleri bembeyaz çıktılar. Buraya kadar toplumun her kesiminin desteğiyle gelmiş ve “demokratik hak ve özgürlüklerin savunulduğu bir direnişe” dönüşen Gezi Parkı Direnişi’ni sadece “çevreci düşüncelerle Gezi Parkı’nın olduğu gibi kalması” için kısıtlanan bir hareket olarak çerçeveleyip konuyu kapatma eğiliminde oldular. Buradan bakınca bunun anlamı: “bizi içeride öyle bir tehdit ettiler ki, bizden bu kadar” demek gibi görünüyor.

Ama bu kadar değil, Gezi Parkı Direnişi, Türkiye’de yoğun bir “polis şiddeti ve baskısı” olduğunu iyice gözler önüne serdi. Gezi Parkı Direnişi, ilk günkü polis baskınından sonra, polis şiddetine ve “toplumsal olaylara basınçlı su ve biber gazıyla” müdahale edilmesine karşı bir demokratik hak ve özgürlük arayışını da bünyesine kattı. Demokratik haklarını kullanan kimseye “böcek muamelesi” yapılarak “her fırsatta” gaza boğulamaz. İkinci günden itibaren gelen büyük kalabalık, ağaçlar için değil, ağaçlar için mücadele edenlere yapılan muameleye karşı Gezi Parkı’na geldiler. Sonraki gün, onlara yapılan muamele daha da kötüleştikçe daha fazla insan geldi.

Halka halka üstüne, katman katman üstüne ideolojiler, sosyo-ekonomik sınıflar, inançlar, cinsel tercihler birbirlerine destek çıktılar. Çünkü hepsi, bir şekilde Başbakanın hıncından ve “ileri demokrasi”sinden nasiplerini almışlardı. Bugün orada olanların durumu diğerlerinden farklı değildi. Hepsi, devletin gazını solumuştu.

Şimdi, geldiğimiz noktada iş artık eklemleşme, ideolojik sahiplenme ve direnişin yönünü değiştirme noktasına geliyor. Başbakanın görüşmelerle yapmaya çalıştığı şey, Direnişi ikiye bölmek ve bir şekilde parkta—her ne olursa olsun—kalacak olanları “terörist” olarak yaftalamak. Ve bunu öyle veya böyle yapacağını biliyorsunuz.

Sayın Başbakana, bu insanların ondan nefret etmediğini, sadece, onun sunduğu projelerden daha çok, şehirlerini, parklarını, ağaçlarını, yaşamlarını ve özgürlüklerini sevdiklerini söylemek gerek. Bu kimsenin, topyekün onun varlığına karşı olduğu anlamına gelmiyor. Sayın Başbakan bunu kesinlikle anlamamış görünüyor: Ya hiç kimse bunu ona söyleyememiş ya da onun bunu anlamaya niyeti yok. Ama bir şekilde açıkça anlaşılması gereken şey o: İnsanlar, özgürlükler, ağaçlar ve doğa, bir hükümet projesi değildir. İnsanlar, sadece onun gözüne görünenler değildir. Bu ülkede başka insanlar da var—ve sen onların var olduklarını kabul etmelisin.

Bundan sonrası için, aşağıda belirttiğim taleplerin Pazartesi’den önce kabul edilmesi halinde direnişin sona ereceğinin beyan edilmesi, Taksim Dayanışması’nın iyi niyetli olduğunun ve haklı taleplerinin gerçekleşmesi için direnişi sürdüğünün, bunun ne hükümeti ve Başbakanı devirmek, ne de başka yerlerdeki gibi “devrim yapmak” olmadığı açıkça vurgulanmalı. Dahası, bunu düşünmek için de kimsenin “dış mihraklar” tarafından örgütlenmesi gerekmediğini de söylemek belki bir nebze etkili olur.

Gördüğüm kadarıyla, Başbakan “kendisini devirmek isteyen bir güç” olduğu paranoyasına o kadar sıkı sarılmış ki, tabanından kendisini yalnız bırakmayacağını duyma endişesiyle Ankara ve İstanbul’da telaş içinde mitingler düzenliyor. Konuşurken arkasında dikilen büyük milletvekili, bakan ve Melih Gökçek kalabalığına bakılacak olursa, tüm AKP paydaşlarını da aynı korku sarmış gibi.

Şu noktada–bence–yapılması gereken şey, bir başka görüşme yapılmadan, tüm grupların ve bireylerin üzerinde hemfikir olduğu bir talepler bildirgesi hazırlanmalı. Görünen o ki, başbakanla yüz yüze gelindiğinde karşı taraf bir şekilde bu kişileri sindiriyor ve haklı taleplerini kabul ettirmek yerine, dayatılan çözümler kabul ediliyor.

İlk etapta belirlenen talepler aynen tekrar edilmeli ve bu talepler kabul edildiği takdirde direnişe topyekün son verileceği tüm kamuoyuna duyurulmalı. Bunları kendi cümlelerimle yazarsam:

  1. Gezi Parkı için olduğu kadar, 3. köprü, 3. havaalanı, Kanalistanbul ve HES’leri de kapsayacak şekilde, tüm “kamusal alan” projeleri için katılımcı demokrasi ilkelerinin sahiplenilerek sivil toplum örgütleri, kurumlar ve bireylerin de katılımıyla karar verme süreçlerinin yürütüleceğinin beyan edilmesi. Yani, karar alındıktan sonra değil, karar aşamasının toplumla birlikte yürütülmesi.
  2. Birey ve toplulukların “demokratik hak ve özgürlüklerinin” güvence altına alınacağının garanti edilmesi (gösteri ve yürüyüş yapma, alkol yasası, sendikalaşma, doğum kontrol, düşünce özgürlüğü, haber alma özgürlüğü, internet iletişimi özgürlüğü, MİT’e verilen yetkiler, vs.)
  3. Göz altına alınanların serbest bırakılması ve insani yardımda bulunduğu için hiç kimse hakkında soruşturma açılmaması.
  4. İstanbul Valisi, İstanbul Emniyet Müdürü ve aşırı şiddet uyguladığı tespit edilen polislerin derhal görevden alınması ve cezalandırılması.
  5. Biber gazı kullanımına, tıpkı ateşli silah kullanmada olduğu gibi, belirli kurallar ve düzenlemeler getirilmesi.

Bu taleplerin arkasında durulması için tüm siyasi grupların Gezi Parkı’nı terk ederek sadece Taksim Dayanışması’nın parkta kalarak talepler kabul görene kadar direnişi sürdürmeleri yerinde bir karar olur gibi görünüyor. Çünkü yapılmaya çalışılan şey, parkta kalanları “terörist” ilan etmek. Bence Dayanışma’ya düşen şey, parktan tüm diğer unsurların ayrılmasını sağlayarak ve bunun gerçekleştirildiğini kamuoyuna duyurarak meşruiyetini korumaya çalışmaktır.

Ama burada yapılmaya çalışılan şeylere dikkat etmek ve toplumun tüm katmanlarının desteklediği meşruiyetin zarar görmemesini sağlamak gerekiyor. Çünkü yapılmaya çalışılan şey bu meşruiyeti ortadan kaldırarak hareketi itibarsızlaştırarak orada kalacak olanları “helak etmek”.

Yapılacak herhangi bir hatada karşılaşılacak olan durum bu—ve bu durum inanılmaz derecede hepimizi üzecek ve ülkeyi belki de çok büyük bir karanlığa sürükleyecek bir hareket olacaktır. Bunun olmaması için, herkesin azami çaba sarf etmesi ve direnişin şu ana kadar dünyada eşi benzeri görülmemiş bir asalet, barışçıllık ve mizah ile yükselen değerine hep beraber sahip çıkmak gerekiyor. Bu hareketin iyiliği için ideolojini, inancını, siyasi partini evde bırakman gerekiyorsa, bırak. Sadece insanlığını ve demokrasi inancını yanına al.

Ve sakın merak etme, yalnız değilsin!

Kısa bir özet: Uzun zaman oldu, yazmadım.

TEDxReset_Paktin

Uzun zamandır bir bloğuma yeniden yazmaya ve sizinle hem hayatımda olanları hem de düşüncelerimi paylaşmaya başlamayı istiyordum. Ama şu sıralar, Change.org’un Türkiye’deki faaliyetleriyle o kadar yoğun ilgileniyorum ki hiçbir şey yazmaya maalesef vaktim olamıyor. Bugünlerde Türkiye’de 500.000 kullanıcıyı aştık; ben de bugün için izin aldım ve çalışmadığım şu güzel günü fırsat bilerek size kısa bir güncelleme yapmak istedim.

Öncelikle altı ay önce Change.org Türkiye ofisinde Kampanya Uzmanı olarak çalışmaya başladım ve o zamandan beri pek çok insanın hayatında görmek istediği gerçekleştirmesine olanak sağlamak için yoğun çalışan bir ekibin parçası oldum. Böylece, benim hayatım da çok keskin biçimde değişmeye başladı.

O zamandan önce, biliyorsunuzdur, 2011 Genel Seçimlerinde CHP’nin seçim kampanyasının sosyal medya ayağının Stratejik Direktörlüğünü yaptım. Bu süre zarfında, GriZine’de de beraber çalıştığım sevgili arkadaşım Papatya Tıraşın ile beraber seçim kampanyasını yürüttük ve dört ay boyunca Türkiye’de bir ilk olan seçim kampanyasını yürüttük. Güzel gitti, yaptığımız şeylerden birisi olan Şeffaf Sayfa (şu an yayında olmayan: http://seffafsayfa.org) şu anda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından “Cumhurbaşkanına Sorun” adıyla aynı şekilde kullanılıyor. Bunun gibi pek çok güzel örneği Türkiye siyasi iletişiminin sosyal medya ayağına kazandırdık. Onun dışında GriZine.com ve bugunbugece.com‘da İçerik Stratejisti olarak görev yaptım.

Şimdi, o zamanlar attığımız ilk adımları ileriye götürerek Türkiye’de toplumsal dönüşüm için katılımcı demokrasi bilincinin gelişmesine katkısı inanılmaz olan Change.org’da yola devam ediyoruz.

AkademikBilişim

Bu süre zarfında, bazı yerlerde direktörümüz, bazı yerlerde ben, bazı yerlerde diğer ekip arkadaşım ve bazen de hep beraber konuşmalar yaptık. Onlardan benim katıldığım kısımları unuturum diye tarihe not düşmek adına buraya yazıyorum:

  1. 17. Türkiye’de İnternet Konferansı, Anadolu Üniversitesi, Eskişehir
  2. 13. Akademik Bilişim Konferansı, Akdeniz Üniversitesi, Antalya
  3. Sosyal Medya ve İfade Özgürlüğü Konferansı, Bilgi Üniversitesi, İstanbul
  4. !f Bağımsız Film Festivali 2013, Istanbul ve Ankara
  5. 7. Profesyönel İletişim Günleri, Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul

Bunlar gibi birkaç toplantı için daha konuşma yaptık. Bunlar arasında TOG’un düzenlediği yurtdışından gelen aktivistlere online kampanyacılık atölyesi, Uluslararası Af Örgütü genel üye toplantısında Change.org ile kampanyacılık ve yine Zumbara’da Change.org ile kampanyacılık atölyeleri verdik.

Bu sürecin sonunda, en son olarak TEDxReset’in bu seneki “Kritik Kavşaklar” (Critical Crossroads) etkinliğinin son bölümü olan “Evet, hala umut var!” (Yes, There is still hope!) oturumunda “Orada olmayan kavşaklar: Merak etme, yalnız değilsin!” başlıklı bir konuşma yaptım.

TEDxReset_Paktin

Bu konuşmada, kendi hayatımda yaptığım değişimle attığım ilk adımdan itibaren girdiğim yolun beni Change.org’da başka insanların kendi hayatlarında görmek istedikleri değişimleri gerçekleştirmelerine olanak sağlamak için çalışmaya getirdiğini anlattım. Yakında bu sunum internete yüklenince onu da sizinle paylaşırım.

Benden şimdilik bu kadar. Bundan sonra düzenli olarak yazmaya çalışacağım, umarım aksatmam.

7 / 194« First...56789...2030...Last »